Sinterleme

Kaçıncı hastane ziyaretimizde anlatacaksın?

Teselliye inanmıyorum, acıya inanıyorum. En büyük acıları bile soğukkanlılıkla paylaşmamın sebebi buydu. Çevremdekilerin teselli etme refleksiyle saçmalamasını izlemekten oldum olası nefret ettim. Zaten, anlatmamı isteyerek söylememiştin, biliyordun. Günlerdir süren ağrı kesici sarhoşluğunda, kafamın ne kadar çalıştığını öğrenmek istemiştin. O’nun el yazısı, ses tonu, ensesine dökülen saçları, çantasında bir şeyler araması, beni her yolcu edişinde ağlayışı, abartıları, saplantıları.. bir kutu şeker ve anahtarlığı. Hafızamdan ve hayatımdan çıkaramadığım her şey yavaş yavaş flulaşacaktı ama çıkarıp bir kenara bıraktığım anahtarlığın dahi yenisini sanırım uzun bir süre alamayacaktım. Yeni anılar yaratmaya ne zaman başlayabileceğimi kestiremiyordum.

Bunları düşünürken, eczaneden aldığını farketmediğim eşantiyon anahtarlığa anahtarlarımı sırayla geçirmeye başladığında taksideydik. Sızı tekrar başlıyordu. Zorlayıcı olanı, unutmak değil, unutmaya çalışmanın fikriydi.

Ve anahtarları uzattın.

Birleştirmeseydim, teker teker kaybolacaklardı.

Egzoz Zamanı

Yumruk yemiş gibi.

Bir büyük devirmiş gibi.

Kusacak ama beceremiyor gibi.

Şarkıları tekrar hiç dinleyemeyecek gibi.

Söylediklerini artık başkasına anlatırmış gibi.

Tüm dünyanın elektrikleri kesilmiş gibi.

Kuru ayazda, tir tir titremek gibi.

Tüm çiçekler kurumuş gibi.

Tüm kuşlar susmuş gibi.

Ruhlar alınmış gibi.

Gerçekdışı gibi.

 

Ve yok.

Yarılanma Süresi

Daha toydu.
Daha kemaldik.

Daha zıttı.
Daha benzerdik.

Daha uzaktı.
Daha yakındık.

Daha az dinlerdi.
Daha çok anlardık.

Daha, çok var sandık.
Ve daha çok azalttık.

Ütopyam Bana Kadar I – Verilerim ve Ben

%99+ bir oranda ne kadar veri ürettiğimizin ve bu verilerin ne olacağının farkında olmadan hayatımızı daha da fazla veri üreterek sürdürüyoruz. Şu an bu veri sadece reklamlarda bir ifadenin hangi kelimelerle oluşturulması gerektiği veya bir pazarlama faaliyetinde segmentler özelinde hangi can alıcı noktaların üzerine gidilmesi gerektiğinin tespiti amacıyla yardımcı olarak kullanılıyor. Veya yine reklam veren çoğunluk tarafından farkında olmadan, sosyal ağlarda bu verileri hiç görmeden sadece kitleleri mikrosegmentleme (bebek bekleyen anne adayları, yeni işe başlayanlar, ciddi bir ilişkiye başlayanlar, taşınanlar.. vs) amacıyla kullanılıyor. Oysa, henüz ar-ge çabalarıyla kısıtlanmış tutulan gelişmelerin, algıların hazırlanması ve ihtiyaçların oluşturulmasıyla hayatın her anına yayıldığı günlere minik bir projeksiyon tutmak, ürettiğimiz verilerin neler yapacağı hakkında fikir sahibi olmamız için yeterlidir.

İlk kez gittiğimiz bir restorandaki şeflerin, bizi ailemizden, en yakın arkadaşlarımızdan öte tanıdığını düşünün. Neye alerjimiz olduğunu veya daha özele indirgersek, o gün vücudumuzun hangi besinlere ihtiyaç duyduğunu bilecekler. Ve hatta hangi ruh halinde olduğumuz/hangi ruh haline geçmek istediğimizi de. (Dolayısıyla girişteki aileden ve arkadaşlardan öte dediğim bu tanıma eylemi, veri üzerinden tanımakla başlayıp hem maddesel hem de ruhsal tanıma haline dönüşüyor.) Muhtemelen zaten gözündeki akıllı lens veya gerekli beyin fonksiyonlarıyla ilişki kurabilen nanometrik (belki pikometrelik) çip veya yapay organik hücre bizim hayır diyemeyeceğimiz önerileri (en az %80 geçmiş ve anlık verilerimiz -ki bu; mali durumumuz, yanımızda o an kim olduğu, o gece neden oraya gittiğimiz başta olmak üzere; sevdiğimiz/sevmediğimiz/merak ettiğimiz/varlığının farkında bile olmadığımız tüm baharatlar, temel gıda maddeleri, soslar.. vs hepsinden oluşuyor-, en fazla %20* rastgelelik ile -rastgelelik oranı keşfetme ve yeni şeyler deneme trendlerimize göre hesaplanıyor-) hesaplayıp şefler aracılığıyla sunacak.

Restoran örneğinin gerçekleşeceği bariz, ancak; asıl düşündürücü olan, veri üretmeyen/az veri üreten insanların daha mı değerli olacağı, yoksa daha az mı değerli olacağı? Ticari/mali değer tarafından değerlendirirsek; bizim hakkımızda ne kadar az şey bilinirse, bize o kadar az para harcatılabir. Yani; bizim köriden nefret ettiğimiz bilinmezse ve bize körili, bizden -restoranın ve bizim o anki şartlarımıza göre hesaplanan- kazanılmak istenen para düzeyinde bir yemek önerilirse haliyle kabul etmeyeceğiz ve bunu; fiyatı yüzünden mi, anlık canımızın istememesinden mi yoksa köri alerjimizden mi kabul etmediğimiz bilinemeyecek. (** Buraya tekrar döneceğiz.) Ve -seçeneklerin ilişkilendirilemediği düşünüldüğünde, neredeyse- rastgele sayılan önerilerden birini seçeceğiz. Bu seçimin de büyük ihtimalle bizden kazanılmak istenen paranın karşılığı veya o gün özellikle satılması istenen (örneğin, mutfağın ve deponun maksimum verimde sirkülasyonu sürdürmesi için, o güne özel hesaplanmış olan) bir yemek olmayacak. Haliyle mali açıdan sadece restoran örneğinde külliyen zarar üretmiş olacağız.

** Bizimle ilgili veri/bilgi olmaması ve kaynak olarak bizden veri edinilememesi hali.
Bu hal, tahmin edileceği gibi, bahsettiğim dönem için yalnızca dünya dışından gelmiş olan bir varlık olmamız halinde mümkün -ki dünya dışı varlıklarla o zamanki ilişkiyi görmezden gelmek doğru bir varsayım değil-. Yeni doğmuş bir bebek bile olsak, elde bizim bütün geleceğimizin hesaplanabileceği veriler olacaktır. İlk akla gelen, ebeveynlerimizin tüm genetik verileri, sağlık, alışkanlık, hayat akışı vs bilgilerinin mevcut olması. Haliyle, yeni doğan bir bebeği o ailenin nasıl yönlendireceği kolaylıkla öngörülebilecektir. Ve bu verinin kullanımı, o bebeğin hangi oyuncak için ortalığı yıkacağını bilmekle, yani çocuktan -örneğin- dört yaşından itibaren gelir üretmekle başlamış olacaktır. Dolayısıyla, yeni doğan bebek için de veri olmama ihtimali söz konusu değil. Ve bu yüzden, asıl konu, kendisi veri üretmekten kaçınanlardır. Ruh halimi hiç bir elektronik ortamda belirtmiyorum. Login olmadan müzik dinliyorum, arkadaşlarımla mümkün olduğunca az internet üzerinden konuşuyorum -tabii, kendi kendimize konuştuklarımız ve düşündüklerimiz ile diğer iletişim kanalları araclığıyla başkalarıyla konuştuklarımızın işlenmediği varsayımıyla-, yemek fotoğrafı paylaşmıyorum checkin yapmıyorum -otomobiller için bile yazılım güncellemesinin yapıldığı on yıllardan bu yana, konum verisinin sadece checkinle elde ediliği gerçekçi olmasa da-, hastanelere başka isimle kaydedilmek için dünya kadar para ödüyorum vs vs. Az data üretiyorum velhasıl. Fakat gelin görin ki, açıkça, zerre bir işe yaramayacaktır, çünkü; bahsettiğim dünyada veri kaynağı sosyal ağlar, çeşitli çevrimiçi hareketlerin takibi gibi kaynaklardan üretilenden çok daha değerli kaynaklara sahip olacaktır. Her bir insanın bir veri üretim/toplama/dağıtım merkezi olduğunu düşünün. Cep telefonu numarasından isim bulan uygulamalardaki, “eğer birinin cep numarasından adına ulaşmak istiyorsan, önce rehberini paylaş” akışı. Yani, eğer beynimizle bağlantılı bir çip veya gözümüzde akıllı lens varsa bunun nimetlerinden faydalanırken aslında deli gibi çevresel data kaydeden/üreten bir kaynak olacağız. Yüz/ses/hareket/şekilden insan/cisim tanımanın Pascal kullanılarak bile yapılabileceği o dünyada, biz inadına veri üretemedikçe etraftaki her şey/herkes bizi tanımlayıcı bilgileri zaten üretiyor, topluyor ve dağıtıyor olacak. Restoran örneğine dönersek, körili öneriyi neden kabul etmediğimiz kendi sahip olduğumuz veri üretme/toplama/dağıtma aygıtı (hücre, çip, lens vs..) olmadığı ve veri üretiminden kaçınıyor olmamıza rağmen, restoran personeli ve yanımızdaki kişiler tarafından zaten kaydedilmiş olacak. Haliyle, sonraki herhangi bir restoran ziyaretimizde bize ait bir köri verisi bulunmuş olacak, üstelik yüz ifademizden neden böyle bir seçim yaptığımızın gerekçesiyle.

* Geçmiş veriler/hareketlerin takibi ve kaydı ile deneyimlerin kişiselleştirilmesinin, her bir insanı kendi dünyası içine hapsedeceği paranoyası, tavsiye algoritmalarına eklenmesi gereken rastgeleliğin sebebidir. Bu paranoya, örneğin her gittiğimiz restoranda bol malzemeli pizzaları sipariş etmemiz -her defasında farklı bir pizza seçiyor bile olsak-, bize tek malzemeli bir pizzayı veya başka yemekleri keşfetmekten alıkoyacaktır. Benzer şekilde Netflix’te aynı tür filmleri ardı ardına izlediğimizde bizi hapsedeceği benzerlikler dünyası da, yeni türler/yönetmenler/oyuncular keşfetmekten bizi alıkoyacaktır. Bu yüzden, en yüksek %20’lik değişken bir rastgelelik, keşfetme trendimizle orantılı olarak olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Tüm bunlar ışığına geçerliliğini koruyacak olan soru, veriyi bugünden başlayıp seve seve üretmenin mi, yoksa kaçmanın mı doğru olduğudur?

Bizden elde edilen tüm bu verilerden bire bir kopyamız bir yapay zeka ile ölümsüz olacağımız * -ki burada; ruh mu, biliş mi, yoksa maddesel varlık mı ölümden kaçırmak istediğimiz sorusu doğuyor-, veya geçici olarak yerimize her şeyimizi yapabilen botların var olacağı gibi -belki-güzellikleri de kaçırmamak lazım.

Allotropi

Görüneni görmemeye, söyleneni duymamaya, olacağı oldurmamaya yeminliydi. Uzlaşmazdı. Öfkeliydi. Her şeye. Herkese.

Aklını durdurmuş belirsiz değişkenlerin varlığını redderken, aynı zamanda onlar sayesinde hayatta kaldığını düşünüyordu. Amaçsız, fikirsiz, güvensiz ve bencildi. Her şeyi reddedecek kadar budalaca bir güçle etrafına iyi olmayan her şeyin tohumunu ekiyordu. Nefret doluydu. Her şeye. Herkese.

Bugüne kadar yapmak isteyip yapamadıkları yoktu. Düşünmedi. Yapacak şey aramadı. Bulmadı. Yapmadı. Yıllar, herkesi olgunlaştırırken onu sadece yaşlandırıyordu. Hayatın her anına karşı övünülesi bir tutkusuzluk içindeydi. Adına yaşamak demedi hiç. Tek erdemi, bu acınası farkındalığıydı. Duaları ertesi sabah uyanmamak üzerine kuruluydu. Beddua ederdi. Her şeye. Herkese.

Hem olmadığı biri gibi göründüğünü sanardı, hem de görünmediği gibi biri olduğunu. Ömrünü düşünmeye adayanların dahi aklından geçen her şeyi yok edebileceğini sandığı muazzam bir karanlık ve bilgelik sandığı bir cehaletin içindeydi. Bilmezdi. Merak etmezdi. Öğrenmezdi. Öğretmezdi. Cehaletle suçlardı. Herkesi. Her şeyi.

İyi olan ne varsa başkalarınındı. Başkaları’ndan biri olmayı istedi. Zaman değersizdi. Mekan gereksizdi. Madde yoktu. Mana hiç olmamıştı. Başkaları kendi olmaya devam ederken, sadece izleyici olmaktı tercihi. Hayatın en basit zevklerinden kendini mahrum bırakmakta ustalaştı. Zevk yoktu. Güzel bir şarkıyı arkadaşlarıyla paylaşmadı. Arkadaş yoktu. Şarkı yoktu. Güzel yoktu. Sadece kendisi vardı. Düşmandı. Herkese. Her şeye.

Geçmişte yaşadığı her şey kabahatten ibaretti. Hayat, ağzından dökülen iyi sayılabilecek nötr sözlerle, derin nefreti arasındaydı. Küfürlerinin dahi artık tesir etmediği bir duyarsızlığa ulaştırmıştı kendini ve herkesi. Sözcüklere duyarsızdı. En ağır sözleri dahi ciklet kağıdındaki falını okur gibi söyler ve karşılık beklerdi. Karşılığın gelmesi için elinden geleni yapardı. Acımasızdı. Herkese. Her şeye.

Tanrı’ya, hayata, sahip olduklarına, sahip olamadıklarına ve sahip olamayacaklarına şükran duymazdı. Tanrı’nın armağanı olan her şeyi reddederdi. Doğuştan sahip olduğu ne varsa köreltmişti. İnanç, sahip olmak istediklerinin başlangıcından, onlara sahip olamadığı ana kadar geçici bir umuttan ibaretti. Umutsuzdu. Denemezdi. Yanılmazdı. Sanki, doğduğu gün vazgeçmişti. Her şeyden. Herkesten.

Kendini İzmir sanan Ankara’ydı. Ne Ankara olabildi, ne İzmir. Güzel olan her şeyi geçmişte, olgunluğu gelmeyecek bir gelecekte kalmıştı.

Anlatmak istedim.

Duymadı.

Ve yine kendiyleydi.

Avogadro

“Bedenim, ruhum, enerjim ve düşüncelerim iki boyutlu bir evrende dahi aynı noktada olmayı başaramaz.” dedim.

“Sadece dört parçaya ayrılmış olmana sevindim.” dedi.

Dört bin parçalık puzzle’lar gibiydi. Bulduğunu sandığın parçası asla olması gereken parça değildi.

Birleştirmek istedim.

Yapamadım.

Ve daha çok parçalandı.